Trump'ın 'Al-Ver' Odaklı Dış Politikası Dünyayı Çoktan Değiştirdi

1 Nisan 2026

Trump'ın 'Al-Ver' Odaklı Dış Politikası Dünyayı Çoktan Değiştirdi

Donald Trump'ın dış politikadaki tarzını kalıcı bir değişimden ziyade, gelip geçici bir gürültü olarak görmek isteyebiliriz. Bu rahatlatıcı bir düşünce. Ancak bunu savunmak giderek zorlaşıyor. Asıl mesele sadece tek bir başkanlık dönemi veya bir siyasetçinin tarzı değil. Asıl mesele Trump'ın ortaya çıkardığı bir gerçek. Artık birçok ülke, ABD'nin eski düzenin sarsılmaz koruyucusu olacağına inanmıyor. Bu şüphe bir kere akıllara düştü. Ardından Washington'ın çok ötesindeki stratejileri bile yeniden şekillendirmeye başladı.

Bunun en net kanıtı ABD'nin düşmanlarında değil, müttefiklerinde görülüyor. Trump ilk döneminde NATO'yu açıkça sorguladı. Müttefiklerden savunmaya daha fazla pay ayırmalarını istedi. Önemli anlaşmalardan çekildi. Köklü güvenlik bağlarını ise birer pazarlık kozu olarak kullandı. Aslında bu şikayetlerin bazıları yeni değildi. Her iki partiden eski ABD başkanları da Avrupa ve Asya'yı daha fazlasını yapmaya zorlamıştı. Ancak Trump'ın yöntemi farklıydı. O, ittifakları ortak bir sözden çok bir "al-ver" ilişkisi olarak gördü. Bu ayrım önemliydi. Çünkü uluslararası siyasette üslup, zamanla sistemin ta kendisi haline gelebilir.

NATO verilerine göre, Avrupa'nın savunma harcamaları 2014'ten sonra artmaya başladı. Bu artış 2017'den sonra daha da hızlandı. Rusya'nın Kırım'ı ilhak etmesi asıl tetikleyiciydi. 2022'de Ukrayna'yı topyekun işgali ise bu değişime büyük bir hız kattı. Ancak Trump'ın baskısının da ciddi bir etkisi oldu. NATO tahminlerine göre, 2024 itibarıyla rekor sayıda üye yüzde 2'lik savunma harcaması hedefine ulaşma yoluna girdi. Ordusuna yeterli yatırım yapmadığı için yıllardır eleştirilen Almanya bile Rus işgalinden sonra 100 milyar euroluk özel bir savunma fonu açıkladı. Bu adım farklı bir ABD başkanı döneminde atıldı. Fakat Avrupa'da zaten filizlenmekte olan büyük bir farkındalığın sonucuydu. Artık Washington'a bağımlı olmak stratejik bir risk haline gelmişti.

Aynı tablo Asya'da da görüldü. Trump'ın Çin ile yürüttüğü ticaret savaşı genelde ekonomik bir kavga olarak konuşuldu. Aslında bu çok daha büyük bir jeopolitik dönüşümdü. Onun dönemindeki gümrük vergileri, ihracat kontrolleri ve sert söylemler ABD'nin tavrını netleştirdi. Çin artık zorlu bir ortaktan ziyade, uzun vadeli bir rakip olarak görülmeye başlandı. Üstelik bu görüş her iki partiden de destek buldu. Bu değişim Trump ile bitmedi. Aksine daha da genişledi. Biden yönetimi birçok gümrük vergisini korudu. Ayrıca gelişmiş çip ihracatına yönelik kısıtlamaları artırdı. Japonya, Hollanda ve Güney Kore de kendilerini bu yeni yapının içinde buldu. Bu yeni sistem teknoloji, güvenlik ve tedarik zincirleri etrafında şekilleniyordu. Trump'ın sert baskısıyla başlayan süreç, zamanla daha kalıcı bir rekabet ortamına dönüştü.

İşte bu yüzden Trump'ın jeopolitik mirası sadece zirvelerle veya yarıda kalan toplantılarla ölçülemez. Bu mirası anlamanın en iyi yolu, hükümetlerin planlarını nasıl değiştirdiğine bakmaktır. Avrupa'da liderler stratejik bağımsızlık kavramını daha ciddi konuşmaya başladı. Doğu Asya'da ülkeler savunma bağlarını derinleştirdi. Aynı zamanda sağı solu belli olmayan bir Washington ihtimaline karşı hazırlık yaptılar. Körfez'de Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkeler ABD ile güvenlik bağlarını sürdürdü. Ancak Çin'le ilişkilerini de geliştirdiler ve Rusya ile kanallarını açık tuttular. Hindistan, ABD ile savunma ve teknoloji bağlarını güçlendirdi. Fakat bağımsız diplomasi için kendisine alan bırakmayı da ihmal etmedi. Bu, eski tarz bir "bağlantısızlık" politikası değil. En yakın müttefiklerin bile merkezin ayakta kalacağına güvenemediği bir dünyada, ülkelerin kendini sağlama alma çabasıdır.

Tüm bunların sebepleri kişilik özelliklerinin çok ötesinde. Trump, ABD'deki daha derin eğilimlere siyasi bir şekil verdi. Amerikan seçmeni zaten maliyetli savaşlardan bıkmıştı. Resmi kayıtlara göre ABD, 11 Eylül sonrası savaşlara trilyonlarca dolar harcadı. Bu savaşların insani ve mali faturası çok ağır oldu. Ticaret politikaları da değişmişti. ABD'deki birçok kesim küreselleşmenin iş kayıplarına yol açtığına inanıyordu. Trump bu hayal kırıklıklarını baştan yaratmadı. Onları sadece birer silaha dönüştürdü. Dünyaya verdiği mesaj basit ama rahatsız ediciydi: Amerikan gücü artık daha dar bir alanda ve şarta bağlı olarak kullanılacaktı. Eski diplomatik dile de pek saygı duyulmayacaktı.

Bu mesaj rakipler için yeni fırsatlar yarattı. Rusya Batı'nın birliğini test etti. Çin, Tayvan çevresindeki baskısını artırdı. Deniz faaliyetlerini genişletti. Ticaret, kredi ve altyapı projeleriyle küresel ekonomideki ayak izini büyüttü. İki ülke de sadece Trump yüzünden baskın hale gelmedi. Ancak ikisi de ABD'nin verdiği sözlerin artık o kadar da güvenilir görünmediği bu dönemden faydalandı. Müttefik ülkelerde yapılan anketler, o yıllarda ABD'nin liderliğine duyulan güven konusunda ciddi endişeler olduğunu defalarca ortaya koydu. Güveni ölçmek zor olabilir. Ancak bir kez düştüğünde hükümetler hemen tepki verir. Daha fazla silah alırlar. Tedarikçilerini çeşitlendirirler. Yedek anlaşmalar imzalarlar.

Bunun sonuçları bakanlıkların veya askeri bütçelerin çok ötesine uzanıyor. İttifaklar zayıfladığında veya belirsizleştiğinde bedelini sıradan insanlar öder. Enerji krizleri daha sert hissedilir. Tedarik zincirleri daha siyasi bir hal alır. Küçük ülkeler, büyük güçlerin daha sert baskısıyla karşılaşır. Yayılmacı devletler, Batı'nın kararlılığının kırılabileceğine inandığında neler olduğunu Ukrayna'da çok net gördük. Çok farklı koşullarda olsa da Tayvan da benzer bir gölgenin altında yaşıyor. Her iki durumda da milyonlarca insanın günlük hayatı, çok uzaklarda yapılan stratejik hesaplarla şekillenebiliyor.

Bu durumun demokrasiler içinde yarattığı bir iç sonuç da var. Trump'ın tarzı, dış politikanın bir marka yenileme çalışması gibi hızla sıfırlanabileceği fikrini cesaretlendirdi. Uygulamada ise uluslararası güven bu şekilde çalışmaz. Müttefikler şahin bir Amerika'ya da, daha temkinli bir Amerika'ya da uyum sağlayabilir. Ancak tek bir seçim dönemi içinde resmi anlaşma dilinden açık tehditlere savrulan dengesiz bir süper güçle başa çıkmakta zorlanırlar. Bu belirsizlik herkesin kendini güvenceye alma maliyetini artırır. Ortakları, ortak bir strateji gütmek yerine daha fazla harcama yapmaya, mevcut sistemlerin yedeğini kurmaya ve siyasi şoklara hazırlanmaya iter.

Buradan çıkarılacak bir ders varsa, o da müttefiklerin bekleyip eski günlere dönmeyi umut etmemesi gerektiğidir. Eski model çoktan tarih oldu. Avrupa devletlerinin NATO ile rekabet etmek yerine onu tamamlayacak daha güçlü bir savunma kapasitesine ihtiyacı var. Asyalı müttefikler ise yük paylaşımını daha net yapmalı ve bölgesel işbirliğini artırmalı. Washington cephesinde de ittifaklardan ne beklendiğine karar verilmeli. Ardından bu beklentiler tutarlı bir şekilde ifade edilmeli. Daha adil bir yük paylaşımı talep etmek makul bir yaklaşımdır. Ancak ortak savunma prensibini açıkça tehdit etmek makul değildir. Strateji ancak ortaklar başarısızlığın bedelini ve verilen sözlerin değerini bildiğinde işe yarar.

Kamuoyundaki tartışmalarda dürüstlüğe de ihtiyaç var. Trump faydalandığı her sorunu kendi icat etmedi. Bazı ittifaklar gerçekten de rehavete kapılmıştı. Bazı ticaret kuralları gerçekten de yerel ekonomilerde ciddi yaralar açmıştı. Bazı ABD müdahaleleri gerçekten de sınırları aşmıştı. Fakat zayıflıkları ortaya dökmek, gücü yeniden inşa etmek anlamına gelmiyor. Devlet yönetiminin asıl sınavı, sistemi eskisinden daha istikrarlı bir halde bırakıp bırakmadığıdır. Bu açıdan bakıldığında Trump'ın jeopolitik etkisi derin olmaya devam ediyor. Çünkü Soğuk Savaş sonrası dünyaya yön veren temel bir inancı sarstı: Amerikan liderliğinin tüm kusurlarına rağmen nihayetinde öngörülebilir olduğu inancını.

Bu inanç belki de hiçbir zaman tam olarak geri dönmeyecek. Gelecekteki başkanlar güven veren bir dil kullansa bile, müttefikler de rakipler de o uyarı ışığını bir kere gördü. Artık hepsi ABD politikasının içine kapanabileceğini biliyor. Politikaların kişiselleşebileceğini ve eskiden sarsılmaz sanılan ilkelere fiyat biçilebileceğini anladılar. Jeopolitikte bu tür bir bilgi kolay kolay kaybolmaz. Savunma bütçelerine, ticaret rotalarına, seçim korkularına ve savaş planlarına sızarak varlığını sürdürür. Trump'ın dış politikası küresel siyasette gelip geçici bir evre değildi. Bir stres testiydi. Ve dünya hala bu testin sonuçlarıyla yaşamaya devam ediyor.

Yayın

The World Dispatch

Kaynak: Editorial Desk

Kategori: Jeopolitik